Bloguma hoş geldiniz. Her hafta, düşüncelerimi kelimelere döktüğüm yeni bir yazıyla buradayım.
Powered By Blogger

Öne Çıkan Yayın

📌 Fikirlerimin İzinde: Kendi Yolumda, Kendi Sesimle

 Ben bu blogu, her iki durumda da susmamayı, iç sesimi bastırmamayı seçtiğim gün açtım. "Hayat bazen sana durman gereken yeri söyler, b...

Cuma, Ağustos 29

Sessiz Çöküş: Günlük Hayatta Toplumsal Değerlerin Erozyonu

Türkiye’de değer erozyonu, sıradanlaşmış televizyon programlarından bile okunabilir. 

Esra Erol’da gibi “gerçek hayat temsilleri” üzerinden yapılan bir çalışma, aile birliğine verilen önemin azaldığını, insanî değerlerin yerini dram ve spektakül alımının yükseldiğini gösteriyor. 

İçerikler; ahlâki — >dinsel, insani ve sosyal — >değerlerin erozyona uğradığını, sosyal medya kullanımı, aile bağlarının zayıflaması, güvensizlik ve ekonomik şartların bu erozyonun temel nedenleri olduğunu ortaya koymuş.

Dahası, Dünya Değerler Araştırması (World Values Survey) verilerine göre, Türkiye toplumu giderek daha maddiyatçı bir eğilim sergiliyor; post-materyalist (değerler yerine anlam arayan) bireylerin oranı azalıyor, maddi yaşam öncelikleri artıyor

Günde Bir Parça Erozyon – Gözlemlerle Ailemizdeki Sessiz Zayıflama

  • Mahalle sohbeti: Eskiden kapı komşusu sohbeti sıradandı. Şimdi “senin işlerin nasıl?” sorusuna “iyiyim” cevabı yetiyor; daha derin bir meraka gerek duymadan kapılar kapanıyor.

  • Toplu taşıma: Yüzler maskeyle kapatılmış. Gözlerde tanışma yok; yer vermek, bir selam göndermek bile artık adeta bir ritüel.

  • İş yerlerinde: Teşekkür değil, not yazısı; “iyi iş çıkardın” yerine “performans kriterine uygun”. Dostluk yerini işleve bırakıyor.

  • Ekranlarımız: Haber akışları kazanıyor, dram dorukta; duygunun yerine tepki, düşüncenin yerine his öne geçiyor.

Bu kopuşlar, bireysel değil; kolektif bir çürümeye işaret ediyor. Günlük hayatın röntgeni gibi.

Küresel Gölgeler

Bazı düşünürler, modernlikten dert yanmışlardır. Kitapta Civilized to Death (Reddit üzerinden erişilen alıntılara göre) diyor ki:

“If it’s making us unhealthy, unhappy, overworked… what’s all this progress really worth?”Reddit 

Yani, modern ilerlemenin maliyeti; fiziksel hastalıklar, ruhsal tatminsizlik, yalnızlık, yabancılaşma ve güvensizlik oluyor.

William Blake da “London” şiirinde endüstrileşen şehirdeki ahlaksal yozlaşmayı şöyle tarif eder:

“They abandon their old… foster lies... Each small darkness breeds another.”Vikipedi

Günümüze taşırsak, her bahşedilmemiş selam, her göz kırpamayan bakış bir karanlığın tohumudur.


Sessiz Çöküşü Durdurmanın Yolu

Peki ya durdurulabilir mi bu çürüme? Evet. İki anahtar var:

  1. Farkındalık: Masaların, ekranların, otomasyonun ötesinde insanî teması hatırlamak. Komşuna selam vermek, iş arkadaşına teşekkür etmek, dinlemek.

  2. Yakınlık Ritüelleri: Ailede bir akşam tabağını paylaşmak, arkadaşla kısa görüşmelerde bile kalp atışını dinlemek.

Yani çözüm; yapay değil, insanî bağlarla başlıyor.


Son Söz ;  Küçük Işıklar, Büyük Direnç

Bu yazıda anlatılanlar, bir çöküş manifestosu değil. Bir hatırlatma, bir çağrı:
Toplumsal değerler sessizce düşerken biz fark ettiğimiz sürece, o çöküşü durdurabiliriz. Dostluğun, karşılıksız bir selamın, sıcak bir tebessümün gücü yetmez gibi görünse de yeter.

Camus demiş ya:

“Gerçek dost, hangi rolü üstlense ışığını kaybetmez.”
O ışığı, kendi hayatlarımızda yeniden yakmak elimizdedir.



Salı, Ağustos 26

Makamın Gölgesinde Dostluklar: Bizim Gerçeğimiz

İnsanın kaderi, çoğu zaman hem dostlukları hem de rollerle sınanır. Bugün yan yana kahve içtiğiniz iş arkadaşınız, yarın makam odasında karşınıza yönetici olarak çıktığında ilişkiler de değişir. İşte tam da bu noktada şunu sorarız: “Biz dost muyduk, yoksa şartların bize sunduğu yol arkadaşı mıydık?”

Makamın Ağırlığı

Bizim toplumda makam, sadece görev değil; aynı zamanda bir kimliktir. İnsan, unvanı sırtına giydiğinde çoğu zaman eski ilişkilerini de üzerinden çıkarır. Bu, bireysel tercihten çok toplumsal bir ezberdir. Çünkü bizde makam, otoriteyle eşit görülür ve otoriteye mesafe koymak âdeta kültürel bir refleks hâline gelmiştir.

Tarih Boyunca Dostlukların İmtihanı

Yakın geçmişimize dönelim:

  • 12 Eylül sonrası, dostlukların en büyük sınavını gördük. İnsanlar birbirini ihbar etti; makamın gölgesi dostlukların üzerine çöktü.

  • Depremler, tam tersine, insanları birbirine yaklaştırdı. Statüler bir kenara bırakıldı; çadırda, enkaz başında herkes eşitti.

  • Siyasî saflaşmalar, yıllarca yan yana yürüyen insanları ayrıştırdı. Bir koltuk uğruna yol arkadaşları gözden çıkarıldı.

Bu olaylar bize şunu hatırlatıyor: Kriz anlarında dostluk büyüyor, ama düzenli hayatın içinde makam çoğu kez dostluğu eritiyor.

Güvenin Çözülüşü

Toplumda giderek yerleşen algı şu: “Makam değişirse, dostluk da değişir.” Bu düşünce, kuşaklar boyu aktarıldı. Bugün bir gencin kulağına en baştan fısıldanıyor: “Dostuna güvenme, makamla değişir.” İşte bu yüzden güven kültürü zayıflıyor, ilişkiler hep temkinli kuruluyor.

Peki Çözüm?

Çözüm, makamı yok saymak değil; makamın insanî bağların önüne geçmesine izin vermemek. Gerçek liderlik, insanın dostluğunu kaybetmeden yöneticiliğini sürdürebilmesidir. Makam ile dostluk arasına görünmez duvarlar örmek yerine, her iki alanı birbirini destekleyecek şekilde inşa etmek gerekir.

Son Söz

Makam, dostlukları sınar ama dostluk, makamın üstündeyse ayakta kalır. Bugün yöneticimiz olan arkadaşımızın bize nasıl davrandığı, sadece ikili ilişkimizi değil, toplumsal güvenin de geleceğini şekillendirir.

Camus’nun dediği gibi:

“Gerçek dost, hangi rolü üstlenirse üstlensin ışığını kaybetmez.”

Bize düşen, o ışığı makamın gölgesinde korumaktır.